Üzerinde yaşadığımız dünyadaki tüm gizleri ve görüntülerini anlamak istedik her zaman. Bu yerde başımızdan geçenleri anlamaya çalışırken her dönem başka gözlerle baktık. Dünyayı bilme ve onu değiştirme işi bizim için her zaman dayanılmaz bir istekti. Hala da öyle.
Dünyayı ve temas ettiğimiz her şeyi anlama çabası nerden geliyordu? En eski köklerimizden mi?
Dünyayı ve temas ettiğimiz her şeyi anlama çabası nerden geliyordu? En eski köklerimizden mi?
Hikayemizin eski zamanlarıyla bugünleri ve geleceği birleştiren çizgisinde isimleri farklı fakat değerleri aynı figürler belirir. Bunlar bazen sisli gecelerin içinde yanan ateşlerden yükselen müzik ve dumanla harmanlanmış yüzler olarak, bazen zihinleri hipnotize eden eski ya da yeni zaman iyileştiricileri olarak, bazen de olup biteni aynı biçimde anlayan kalabalıklara başka türlü görmeyi öğreten bakışlar, duruşlar olarak belirirler.
Bu figürler (ki figür lafın gelişi oluyor sadece) aslında yeryüzündeki maceramızda insanın daha fazla insanlaşması için bazen davul çalıp dans ettiler, bazen yalnızlıktan kırıldılar, bazen başkaları yaşasın diye kendilerini İbrahim gibi ateşlere attılar.
Bu figürler (ki figür lafın gelişi oluyor sadece) aslında yeryüzündeki maceramızda insanın daha fazla insanlaşması için bazen davul çalıp dans ettiler, bazen yalnızlıktan kırıldılar, bazen başkaları yaşasın diye kendilerini İbrahim gibi ateşlere attılar.
İnsanoğlunun yaşadığı zorlukları yenmede ve yakalandığı hastalıkları tedavi etmede atalarımızın ruhları bize her zaman rehber oldu. Ataların ruhlarına danışmak bize her zaman iyi geldi. Onların dünya hakkında biriktirdiği tüm bilgileri bize vermeleri elbette en doğalıydı. İyi ki de öyle yaptılar,iyi ki de bunun bir yolunu buldular. Her nesile bir öncekinin tüm bilgisini artarma ve böylece hayatımızı daha iyiye götürme işinde bilmeden de olsa insanoğlunun bulduğu bu yollar ve yöntemler bugün bile bizi hayrete düşürüyor. Hayret etmek, şaşırmak için o kadar çok nedenimiz var ki. Hayata bu gözle bakmanın mümkün ve değerli olduğunu unutalı ne kadar olmuştu ? Sayabildiğimiz kadarıyla ki bu mekanik zaman algısı oluyor, yaklaşık onbin yıl. Fazla değil mi? Dersen ki ''o mekanik zaman,benim zamanım başka'' o zaman ''başka türlü konuşmalıyız'' derim ''bu yazı tahtasını geçelim'' derim.
Aslında şaman içinde yaşadığı toplumun ihtiyacı olan iyileştirici sözü söylemekten başka ne yaptı ki... sadece onlara iyi gelecek olan her ne ise onu söyledi. O kadar. Bunu her hangi biri yarabilirdi ve bunu yapan o herhangi birine biz Kam ya da Şaman demiş olduk. Tabi iyileştirici etkiye sahip sözü söylemek o yeteneğe sahip olmak gerekirdi. Ki şamanda öyleydi. Şamanın söylediği söz her ne olursa olsun eninde sonunda ölü ruhları kovmakla sonuçlanıyordu. Ölü ruhların yaşayanlar arasında dolaşmasına izin vermiyordu şaman. Yılan sanrısı gören birinin bu sanrısına şaman sopasıyla saldırıyor, davulunun sesiyle kovuyordu. Bu güne ne kadar da benziyor, öyle değil mi ? Hastalığın sebebi kötü ruhlardı. Kötü ruhlar kovulmalı, gerekirse kurban verilmeliydi bunun için.
Jim'in söylediği gibi yılanı sürmeliydi ve gerekirse kendi hayatını kurban vermeliydi. Çünkü o da eski zaman şamanları gibi biliyordu ki,ancak kötü ruhlarla savaşırsa hayatının bir anlamı olabilirdi. Şamanın zamanı başka tür kötü ruhlardan oluşuyorken Jim'in zamanı başka kötü ruhlarla doluydu. Jim'in zamanındaki kötü ruhlar para, şöhret ve ona bağlı dengesizliklerdi. Bu kötü ruh öyle bir şey yapıyordu ki, özgürlüğü parası olanın ulaşabileceği bir yere kaldırıyordu. Jim işte bunu yapan kötü ruhlarla savaştı. Kendi yolunda yürüdükçe şamanın ayak izlerine rastladı. O izleri takip ettikçe de şamanı anladı.
Jim, kendi zamanının kötü ruhlarını gördüğünde, kendi varoluş yolunu da görmüş oldu. Bize garip gelmesin bu, o sadece kötü ruhu kovdu tüm şamanlar gibi. Arkadaşları şarkılarının bir araba reklamında kullanılması için izin verdiklerinde o buna engel oldu. Kötü ruhlar onun hiçbir şarkısını hiçbir reklamda kullanamadılar. Kötü ruhlar onun sesine yetişemez çünkü. Hala da öyledir, şükür.
Jim, kendi zamanının kötü ruhlarını gördüğünde, kendi varoluş yolunu da görmüş oldu. Bize garip gelmesin bu, o sadece kötü ruhu kovdu tüm şamanlar gibi. Arkadaşları şarkılarının bir araba reklamında kullanılması için izin verdiklerinde o buna engel oldu. Kötü ruhlar onun hiçbir şarkısını hiçbir reklamda kullanamadılar. Kötü ruhlar onun sesine yetişemez çünkü. Hala da öyledir, şükür.
Günümüzde şamanın nasıl algılandığı son derece önemlidir. Fakat, günümüz insanının sandığı ile şamanın gerçek anlamı arasında uçurumlar var. Aynı zamanda, şamanı anlamak, onun derinlerine ilerlemek konusunda daha az ilgilidir. Hatta, istisnalar dışarıda olmak kaydıyla ilgisizdir. Ne geçmişin ne günümüzün şamanlarını merak eder. Sanki öyle bir hayatı olmamıştır, o tür bir tarih yaşanmamıtır. Geçmişin şamanlarından haberdar olarların çoğu ise bunun geçmişe ait olduğunu sanır. Günümüzde de benzer etkinliğe sahip insanların olduğunu aklına bile getirmez. Geçmişi geçelim bugün de aramızda ve daha ötesi kendi içimizde şamanlar yaşar. İçimizdeki ya da dışımızdaki şamanı görmek onunla iletişim kanalı kurmak için öncelikle onların var olduğunu kabul etmek gerek. Görmeden inanmayan modern insan algısıyla görülemez elbette. Görünce inanmak gibi basit bir düzeyin algı sınırlarına sıkışmış modern insanın yapabileceğinin ötesindedir durumu algılamak. Beş tür algıdan başka bir şey bilmez ki. Oysa günümüzde de şamanlar vardır ve aramızda dolaşırlar. Sıradan ve sahici oldukları için onları tanımak da zorlaşır. Sahi bugünün şamanları kim ya da kimler, nerede yaşarlar, ne yaparlar, neyle ilgilenirler?
Trans halinin insanı başka bir dünyaya götürdüğü düşünülür.Ama transta yaşanan durum kendinden geçmek değil, aksine aklın ötesindeki diğer benliklerle de tanışmaktır.Bu tür bir kendinden geçmeyi bugün yasal veya yasadışı uyuşturucular vaat ediyor. Şamanınkine benzer bir transla dünyayı görmek isteyen insanın bugün önündeki tek pratik seçeneği ilaçlar ve uyuşturucular. Günümüz insanı biraz da bu yüzden uyuşturucuya ihtiyacı olduğunu düşünüyor. Doğadan tümüyle bağını koparıp şehirler içinde tıkılıp kalan insanların bu yolu izlemeleri elbette şaşırtıcı değil. Fiyatını ödeyip bilindik algıların ötesine geçebileceğini sanması çok normal, ancak olmaz. Ne ilaçlar ne uyuşturucular insanın potansiyelini ortaya çıkaramazlar, aksine bedensel, zihinsel potansiyeli öldürürler. Keskin kimyasallarla bile sabitlenemez trans hali, çıkışta verdiğini düşüşte kepçeyle alır.
Hiçbir kimyasalın yapamadığını ise insan yapar, şaman insan yapar. Ulaşılmaz bir durum değil bu, kimyasalların tetiklediği insani potansiyeli biliriz. Peki aynı potansiyel kimyasalsız ortaya çıkamaz mı? Çıkabilir ve çıkar. Basit ama yoğunlaşma gerektiren yola girmedikçe bu potansiyel heba olur gider. Neşe, aşk ve bilgelikle ortaya çıkabilir bu potansiyel. Bu kadar sade söylenen şeyin insan hayatında görülebilir hale gelmesi ise kolay olmaz. Anlık, basit, pragmatik yola nazaran daha karmaşık ama keyfli bir hayat yolunu seçmektir aradaki fark. Kimyasal yol her an ölümle dans etmek ise, diğeri her an ölüm ve yaşam döngüsünün keyfini yaşamakla ilgilidir. Biri kısırdır, ölümün tek yönlü işleyişine tanık olursunuz, diğeri ise birlikteki ikiliği her an keyfli bir şekilde gösterir. Kötü ile iyinin dansından ibaret hayatın iyisini de görmemizi ve ona katılmamızı sağlayabilir. Kötü ruhları kovabilme şansı verir insana.
Şamanın hali ulaşılamaz olarak görülür. Oysa, olduğu halin ötesini önce zihninde sonra yaşamında yaratan insan şaman değil midir? Birlik ve bütünlük halinin somutu değil midir o? O halde mümkündür. Günümüz şamanları da, biçimleri çok sıradan olsa da böyledirler. Ölçütümüz ne derseniz, şaman kendini yaratan doğadan kopmadan bir yaşam sürer ,kapitalizmden, sınıflı toplumdan uzak bir yaşam. Onun içinde olsa bile üstünde bir yaşam sürer. O, çöplüğe minicik bir pirim bile vermez. Neye değer vereceğini kendiliğinden bilir. Önce bilmeden bilir, sonra bilerek bilir.
Doğayla uyumlu yaşayan şaman, herşeyin kökeninin doğa olduğunu bilir. Ancak bilir derken bu bir tür sezgidir. Sezgisel bir bilgi türüdür. ''Hadi pozitif bilimin yöntemleriyle ispatla derseniz'' bu mümkün olmaz elbette. Sizin ''ispat kuralları'' dediğiniz, sizin evreni yorumlama biçiminiz içinde anlamı olan bir yaklaşımdır. Onun dünyasında bir anlam ifade etmez. Bu ve benzeri gerçeğe ulaşma yolları olarak bildiğimiz ölçütler onun evreninde çökerler. Bizim gerçekleri şu ya da bu ölçüye göre çarpıtmış olmamız ise sadece bizim sorunumuzdur. Evet sadece bizim sorunumuzdur, onun değil. Kendi ölçülerimize göre örneğin onun transını anlamaya ve ölçmeye çalıştığımızda anlayamadığımızı, ölçemediğimizi görürüz. Ölçme problemi ise ölçenin problemidir. Gerçeğin değil. Eski ya da yeni şamanlar için ölçme problemi bunu kendine dert edinenlerin problemi olarak kalacaktır. Yan odada bir keşi konuşuyorsa konuşuyor demektir. Dünyada bu tür bir istatistik olup olmaması önemsizdir. İlk kez konuşan keçiyle karşılaştığımız bir evrendir artık burası.
Sonuçta şamana göre gerçekler, yaşama dair tüm soruların cevabı hareketin kendisinde gizlidir.
Kendisini de o büyük hareketin bir parçasıdır. O büyük harekete doğanın ve toplumun tek akışı dersek eğer işte şaman o akışın esas bir parçası olmaklığını sonuna kadar duyumsar. O yüzdendir ki şaman olmak kişinin tercihiyle olmaz, o seçilir. Büyük akış dediğimiz bu tek hareketle en uyumlular şaman olarak seçilebilirler ancak. Kişinin şaman olmak istemesi önemsizdir. İşte şaman bu yüzden hep kendindedir, yani büyük akışı hem anlıyor hem de ona uyum yapıyordur. Büyük hareketle bir bütündür, yani doğadadır, yani insandadır. Özel olarak trans halinde ettiği danslar,çıkardığı sesler,titreşimler doğanın söyledikleridir.En içeriden gelen hislerle hareket eder.Günümüz insanı da özünde aynı şeyi ister ve istediği şeyi şamanda görür. O trans halini yakalamak ister,kendini bulmak ister. Ancak doğayla olan uyumunu yitirdiği için sınıflı toplumun ürettiği şeylerle yakalamaya çalışır bu trans halini. Psikotrop ilaçlarla ya da uyuşturucuyla.
Jim Morrison'da o günü ve geleceği kurtarmak için,hastalıklı toplumu şifalandırmak için,yılanı sonsuza dek sürdü. İyu ruhlar için dans etti, şiirler yazdı,şarkılar söyledi.Tek bir amacı vardı insanı iyileştirmek ve sıfıra geri dönmek. Bunu yaparken sınıflı toplumun içerisinde yaşamaktan başka şansı yoktu. Bir yandan kendi hastalıklarından kurtulurken, bir yandanda topluma bunlardan kurtulmaları gerektiğini anlatıyordu.Her ne kadar yalnız değilmiş gibi görünsede yalnızdı. Onun zamanı biraz da böyle bir zamandı. Onun sırası öyle bir sıraydı.
Ve o sıralar Jim kabilenin en yaşlısıydı. Onu izlemeye gelenler ağzından çıkan kelimelere bakıyorlardı,o söylüyor,insanlar kendilerininde söylemek isteyip söyleyemedikleri şeyleri duydukları için kendilerinden geçiyorlardı. Ve sadece kendilerinden geçiyorlardı, kendilerine gelemiyorlardı. İşte onlarda günümüz insanı gibi şamanın kendinden geçtiğini düşünüyorlardı,kendine geldiğini değil.Onu izleyenlerde kabile ruhunu izledikleri yerde bıraktılar.Herkes şamanı izlemek istiyordu,şamanı anlamak değil...
Ve şunları söyledi Jim, anlaşılsın diye ''Kertenkeleler dünyadan tamamen yok olsalar da sistemde hiçbir değişiklik olmaz, bu yüzden kertenkeleler dünyanın tek bağımsız canlılarıdır ve ben de onların kralı Jim Morrison’um. 1943’te Melbourne Florida’ya kuyruklu bir yıldızdan koparak düştüm. Yaşamla ölüm arasında gezindim hep ama yaşamı ilk algıladığım an, ölümü, ilk keşfettiğim andı.
O günden beri yaşamın sunulan ve görülenden ibaret olmadığına inandım. Daha fazlasını, her zaman, görünenin ardına yaptığım gizemli yolculuklarda aradım, şiir ve müzik ötekilere yumuşak dokunuşlar yapmamı sağladı.
Beni daha derin düşünmeye ve görünenin ötesine geçmeye sevk eden en dipsiz korkularıma yoğunlaştım; onlardan korkmak yerine yeni boyutlara geçişin heyecanını hissettim ve korkunun gücü kayboldu. Hayatın karanlık tarafıyla ilgilendim hep, kötü olanla, gece zamanıyla, ölümle. Gizemlerle yüzleşmenin, daha derine inmenin zarif yollarında yürüdüm.
Lise ve üniversitede bir sürü defter tutuyordum ama okulu bıraktığımda aptalca bir şey yaparak hepsini attım. Şimdi attığım o iki, üç defterden daha fazla istediğim bir şey yok. Geceler boyu o defterlere ne yazdığımı hatırlayabilmek için hipnotize edilmeyi ya da kafamı tamamen dumanlamayı düşünüyorum. Ama belki de onları atmasaydım hiçbir zaman emsalsiz bir şey yazamazdım, çünkü onlar temelde okuduğum ya da dinlediğim şeylerin bir birikimiydi, kitaplarda altını çizdiğim cümleler gibi...
Şiire hayranım, benim gibi bilinenle bilinmeyen arasında gezinir, pek çok anlama gelebilir, bir labirent ya da bilmece gibi üzerinde düşünülüp insanların kendi durumlarına uyarlanabilir. İşte bu yüzden seviyorum şiiri, sonu olmadığı için. İnsanlar yaşadıkça kelimeleri ve onların bir araya gelişlerini hatırlayacaklar. Bir soykırımdan kurtulabilecek şeyler, şiirler ve şarkılardır. Kimse bir kitabın tamamını hatırlayamaz. Kimse bir filmi, bir heykel ya da bir resmi tam olarak anlatamaz. Ama insanoğlu yaşadıkça şiir ve şarkı devam edecektir.
Ve şunları söyledi Jim, anlaşılsın diye ''Kertenkeleler dünyadan tamamen yok olsalar da sistemde hiçbir değişiklik olmaz, bu yüzden kertenkeleler dünyanın tek bağımsız canlılarıdır ve ben de onların kralı Jim Morrison’um. 1943’te Melbourne Florida’ya kuyruklu bir yıldızdan koparak düştüm. Yaşamla ölüm arasında gezindim hep ama yaşamı ilk algıladığım an, ölümü, ilk keşfettiğim andı.
O günden beri yaşamın sunulan ve görülenden ibaret olmadığına inandım. Daha fazlasını, her zaman, görünenin ardına yaptığım gizemli yolculuklarda aradım, şiir ve müzik ötekilere yumuşak dokunuşlar yapmamı sağladı.
Beni daha derin düşünmeye ve görünenin ötesine geçmeye sevk eden en dipsiz korkularıma yoğunlaştım; onlardan korkmak yerine yeni boyutlara geçişin heyecanını hissettim ve korkunun gücü kayboldu. Hayatın karanlık tarafıyla ilgilendim hep, kötü olanla, gece zamanıyla, ölümle. Gizemlerle yüzleşmenin, daha derine inmenin zarif yollarında yürüdüm.
Lise ve üniversitede bir sürü defter tutuyordum ama okulu bıraktığımda aptalca bir şey yaparak hepsini attım. Şimdi attığım o iki, üç defterden daha fazla istediğim bir şey yok. Geceler boyu o defterlere ne yazdığımı hatırlayabilmek için hipnotize edilmeyi ya da kafamı tamamen dumanlamayı düşünüyorum. Ama belki de onları atmasaydım hiçbir zaman emsalsiz bir şey yazamazdım, çünkü onlar temelde okuduğum ya da dinlediğim şeylerin bir birikimiydi, kitaplarda altını çizdiğim cümleler gibi...
Şiire hayranım, benim gibi bilinenle bilinmeyen arasında gezinir, pek çok anlama gelebilir, bir labirent ya da bilmece gibi üzerinde düşünülüp insanların kendi durumlarına uyarlanabilir. İşte bu yüzden seviyorum şiiri, sonu olmadığı için. İnsanlar yaşadıkça kelimeleri ve onların bir araya gelişlerini hatırlayacaklar. Bir soykırımdan kurtulabilecek şeyler, şiirler ve şarkılardır. Kimse bir kitabın tamamını hatırlayamaz. Kimse bir filmi, bir heykel ya da bir resmi tam olarak anlatamaz. Ama insanoğlu yaşadıkça şiir ve şarkı devam edecektir.
İngiliz Blake, Fransız Baudelaire ve Rimbaud, duyguların kara örtülerinin içine beni nazikçe soktular. Bu buluşma tüm çırpınışlara bir yol çizdi ve sınırların sonsuzluğunu arama yolculuğu başladı. Karanlığa o kadar uzun süre baktım ki artık orada neler olup bittiğini görmeye başladım.
Seksi, gizemleri, boyutlar arası seyahatleri, cinayeti, deliliği ve ölümü bu gerçekdışı efsunlu satırlarda buluyorum. Ben tek bir bedene hapsedilmiş sonsuz bir köleyim ve satırlarda özgürleşiyor ruhum. Düşünceler arasında gezinen küçük bir prens, kanatları olan ölü bir tırtılım.
Ben deri ceketli Rimbaud’yum. Başkaldırı, düzensizlik ve kaosa ilişkin her şey ilgimi çekiyor, özellikle de görünüşte hiçbir anlamı olmayan eylemler. Özgür hareket, davranış... Olduğundan başka hiçbir şey olmayan eylemler. Sonuç yok, sebep yok. Yönlendirilmemiş, özgür eylem. Eğer bu akışa kapılıp özgürce yaşarsanız çevrenizdeki insanlar farklı bir hareket yaptığınızı düşünür ve huzursuzlanırlar; ya sizden kaçarlar ya da size engel olurlar.
Aileler, toplum, devlet ve tüm diğer kurumlar, bütün bencilliklerini ortaya koyarak aynı kalıpta insanlar yetiştirmeye çalışıyorlar. Herkes kendi dünyasını hayatından aldığı tecrübelerle kurmalı. İnsanlar başkaldırmalı, hiçbir siyasi ve toplumsal baskıya boyun eğilmemeli. Kurallar yıkılmalı ve her zaman da yıkılacaktır zaten, çünkü bir kuralı yıkma isteğini, yaratan tek şey kuralın varlığıdır. Eğer kural olmazsa, onu yıkma isteği de olmaz.
Ben bireyi kontrol altına almak isteyen toplumlara, karşı gençliğin isyanını temsil ediyorum. Hayatın boğucu atmosferine öfke ve nefret tohumları saçıp bir yandan da dünyanın geri kalanını eğlendiriyorum. Hayatın tozpembe olmadığını biliyorum ve kötü şeyleri görmezden gelip mutlu bir insan rolü yapmanın aptallık olduğunu düşünüyorum. Nihilizme sığınıyorum, bilinci, karanlık bilinçaltını ve keşfedilmemiş arzuların dış görünüşlerini benimsiyorum. Çılgınlıkların tüm sınırları ne kadar genişletebileceğini merak ediyorum. Algıların ötesine geçmek istiyorum. Aldous Huxley’den beyin ve sinir sisteminin, dışarıdan gelen bilgileri eleyerek kişiye kısıtlı algılama hakkı tanıdığı ancak alkol ve LSD’nin bunların çok ötesinde algılama olanakları yarattığını öğrendim. William Blake de beş duyunun, mükemmel derecede gelişip açılmasına dek, bedenin ruhun hapishanesi olduğunu söylemişti.
Seksi, gizemleri, boyutlar arası seyahatleri, cinayeti, deliliği ve ölümü bu gerçekdışı efsunlu satırlarda buluyorum. Ben tek bir bedene hapsedilmiş sonsuz bir köleyim ve satırlarda özgürleşiyor ruhum. Düşünceler arasında gezinen küçük bir prens, kanatları olan ölü bir tırtılım.
Ben deri ceketli Rimbaud’yum. Başkaldırı, düzensizlik ve kaosa ilişkin her şey ilgimi çekiyor, özellikle de görünüşte hiçbir anlamı olmayan eylemler. Özgür hareket, davranış... Olduğundan başka hiçbir şey olmayan eylemler. Sonuç yok, sebep yok. Yönlendirilmemiş, özgür eylem. Eğer bu akışa kapılıp özgürce yaşarsanız çevrenizdeki insanlar farklı bir hareket yaptığınızı düşünür ve huzursuzlanırlar; ya sizden kaçarlar ya da size engel olurlar.
Aileler, toplum, devlet ve tüm diğer kurumlar, bütün bencilliklerini ortaya koyarak aynı kalıpta insanlar yetiştirmeye çalışıyorlar. Herkes kendi dünyasını hayatından aldığı tecrübelerle kurmalı. İnsanlar başkaldırmalı, hiçbir siyasi ve toplumsal baskıya boyun eğilmemeli. Kurallar yıkılmalı ve her zaman da yıkılacaktır zaten, çünkü bir kuralı yıkma isteğini, yaratan tek şey kuralın varlığıdır. Eğer kural olmazsa, onu yıkma isteği de olmaz.
Ben bireyi kontrol altına almak isteyen toplumlara, karşı gençliğin isyanını temsil ediyorum. Hayatın boğucu atmosferine öfke ve nefret tohumları saçıp bir yandan da dünyanın geri kalanını eğlendiriyorum. Hayatın tozpembe olmadığını biliyorum ve kötü şeyleri görmezden gelip mutlu bir insan rolü yapmanın aptallık olduğunu düşünüyorum. Nihilizme sığınıyorum, bilinci, karanlık bilinçaltını ve keşfedilmemiş arzuların dış görünüşlerini benimsiyorum. Çılgınlıkların tüm sınırları ne kadar genişletebileceğini merak ediyorum. Algıların ötesine geçmek istiyorum. Aldous Huxley’den beyin ve sinir sisteminin, dışarıdan gelen bilgileri eleyerek kişiye kısıtlı algılama hakkı tanıdığı ancak alkol ve LSD’nin bunların çok ötesinde algılama olanakları yarattığını öğrendim. William Blake de beş duyunun, mükemmel derecede gelişip açılmasına dek, bedenin ruhun hapishanesi olduğunu söylemişti.
Duyular ruhun pencereleridir...
Artık algılamayı değiştiren bu yolların birçoğu, yalnızca doktor kontrolünde elde edilebiliyor ya da yasadışı yollarla. Batı kültürü alkol ve tütüne izin veriyor. Duvarın öte yanına açılan tüm kimyasal kapılar uyuşturucu, bu kapıları izinsiz açmaya çalışanlar ise keş olarak damgalanıyor. Ama kurallar ve yasaklar, ruhun sonsuz keşif yolculuğunun önüne çıkan cılız engellerden öteye geçemeyecekler. Eğer gerçekten nelerin uyuştuğunu görmek istiyorsan dikkatlice ve açık bir algıyla çevrene bak, bir süre sonra her şeyin potansiyel uyuşturucu olduğunu göreceksin ve tek yapmam gerekenin algılarını her zaman özgür bırakmak olduğunu anlayacaksın.
Tanrılar hayallerle uyuşturur bizleri. Bizlere kitaplar, konserler, şiirler, şovlar, sinemalar verirler. Sanat yoluyla kafamızı karıştırırlar ve kendi köleliğimizin içinde kör ederler bizleri. Sanat, hücre duvarlarımızı süsler, sessiz ve bir örnek tutar bizi. Karanlığa zahiri bir ışık tutar, hayali aydınlanmalar yaşatır. Farklı bakışlar oluşturur, daha da karmaşıklaştırır görmeye çalıştıklarımızı. Sanatın verdiği kişisel tatminlerin şiddeti, seksin bile yerini alacak doygunluklar verir. Özgüven ve beğeni sağlayarak daha sivriltir duruşumuzu. Sanat aydınlatmaz ya da özgürleştirmez, yoğunlaştırır...
Ben de yoğunlaşmanın sınırları denedim, her şeyden büsbütün sıyrıldım. Kaybolmuş cenneti arıyorum ve diğer dünyayı hiç düşlememiş birinin beni algılamasını beklemiyordum. Algı kapılarının karanlık koridorlarında yılanbaşlı şamanlarla, vahşi hayvanlarla karşılaştım. Ateşin şiddeti, seksin çığlıkları kulaklarımda yankılanıyordu. Kendimi kaybedercesine savurdum, daha karanlığa ve derine...
Hayata değişik bir açıdan bakabildiğime inanıyorum ama içinde yaşamayı becerebildim mi, bilmiyorum... Aslına bakarsanız bu pek de umurumda değil. Sadece tüm sınırları merak ettim diyelim ve peşinden gittim. Bilinen ile bilinmeyen arasındaki kapılara her dokunuşum, ruhumun derinliklerindeki zebanileri özgür bıraktı, kapılardan sızan ışıklar bedenimi hafifletti... Yükseliyordum, katman değiştiriyordum...
Mutlak muğlaktır...
Her şey göründüğünün ötesinde başka duvarlara dayanmıştı ve ben o duvarlara dokunabiliyordum.
Görüntünü ardındakine ulaşmanın esrarengizliği ve çekiciliği kaybolmamalı. Gizemli, sansasyonel, seksi bir rockstar görünümünün ardındaki ince ve duyarlı şairi gizledim çoğu zaman ama o, bazen şarkı sözlerinde gösterdi kendini. Hep şair olarak anılmak istiyorum ve şiirle baş başa kalabilmek için yaratılan bu sahte, imajlardan kurtulmam gerekiyor. Belki ölü taklidi yaparak Hawaii’ye kaçarım, belki metabolizmam ruhumun arınma sürecine ayak uyduramaz ve iflas eder, belki ölüme kendim giderim, belki de bambaşka bir şey... Ne fark eder ki.
Artık algılamayı değiştiren bu yolların birçoğu, yalnızca doktor kontrolünde elde edilebiliyor ya da yasadışı yollarla. Batı kültürü alkol ve tütüne izin veriyor. Duvarın öte yanına açılan tüm kimyasal kapılar uyuşturucu, bu kapıları izinsiz açmaya çalışanlar ise keş olarak damgalanıyor. Ama kurallar ve yasaklar, ruhun sonsuz keşif yolculuğunun önüne çıkan cılız engellerden öteye geçemeyecekler. Eğer gerçekten nelerin uyuştuğunu görmek istiyorsan dikkatlice ve açık bir algıyla çevrene bak, bir süre sonra her şeyin potansiyel uyuşturucu olduğunu göreceksin ve tek yapmam gerekenin algılarını her zaman özgür bırakmak olduğunu anlayacaksın.
Tanrılar hayallerle uyuşturur bizleri. Bizlere kitaplar, konserler, şiirler, şovlar, sinemalar verirler. Sanat yoluyla kafamızı karıştırırlar ve kendi köleliğimizin içinde kör ederler bizleri. Sanat, hücre duvarlarımızı süsler, sessiz ve bir örnek tutar bizi. Karanlığa zahiri bir ışık tutar, hayali aydınlanmalar yaşatır. Farklı bakışlar oluşturur, daha da karmaşıklaştırır görmeye çalıştıklarımızı. Sanatın verdiği kişisel tatminlerin şiddeti, seksin bile yerini alacak doygunluklar verir. Özgüven ve beğeni sağlayarak daha sivriltir duruşumuzu. Sanat aydınlatmaz ya da özgürleştirmez, yoğunlaştırır...
Ben de yoğunlaşmanın sınırları denedim, her şeyden büsbütün sıyrıldım. Kaybolmuş cenneti arıyorum ve diğer dünyayı hiç düşlememiş birinin beni algılamasını beklemiyordum. Algı kapılarının karanlık koridorlarında yılanbaşlı şamanlarla, vahşi hayvanlarla karşılaştım. Ateşin şiddeti, seksin çığlıkları kulaklarımda yankılanıyordu. Kendimi kaybedercesine savurdum, daha karanlığa ve derine...
Hayata değişik bir açıdan bakabildiğime inanıyorum ama içinde yaşamayı becerebildim mi, bilmiyorum... Aslına bakarsanız bu pek de umurumda değil. Sadece tüm sınırları merak ettim diyelim ve peşinden gittim. Bilinen ile bilinmeyen arasındaki kapılara her dokunuşum, ruhumun derinliklerindeki zebanileri özgür bıraktı, kapılardan sızan ışıklar bedenimi hafifletti... Yükseliyordum, katman değiştiriyordum...
Mutlak muğlaktır...
Her şey göründüğünün ötesinde başka duvarlara dayanmıştı ve ben o duvarlara dokunabiliyordum.
Görüntünü ardındakine ulaşmanın esrarengizliği ve çekiciliği kaybolmamalı. Gizemli, sansasyonel, seksi bir rockstar görünümünün ardındaki ince ve duyarlı şairi gizledim çoğu zaman ama o, bazen şarkı sözlerinde gösterdi kendini. Hep şair olarak anılmak istiyorum ve şiirle baş başa kalabilmek için yaratılan bu sahte, imajlardan kurtulmam gerekiyor. Belki ölü taklidi yaparak Hawaii’ye kaçarım, belki metabolizmam ruhumun arınma sürecine ayak uyduramaz ve iflas eder, belki ölüme kendim giderim, belki de bambaşka bir şey... Ne fark eder ki.
Tek istediğim öldükten sonra şiirlerime devam etmek, müziksiz ama ritmik, akıcı ve sonu belirsiz saf şiire...
Her şeyin ötesinde, artık sona doğru yaklaştığımı hissediyorum. Kusursuz ve arzu dolu bir sona... Algıların kapılarını teker teker açarken geçtiğim her eşikte biraz daha sendeliyorum, artık kendimi tutmak gibi bir zorunluluğum yok. Alevlerin akışını hissediyorum. Titreşimler bedenimi sarıyor, kendimi daha özgür bırakıyorum ve tüm eşikler sonsuz bir hayal gibi ardımda sıralanıyorlar. Kıpırdamadan boşluğun içinde kayıyorum, gittikçe hızlanıyor ve yumuşaklaşıyor. Sürtünme bedenimi kavrıyor. Parmaklarım kıvılcımlar saçıyor, yavaşça ve huzurla enerjiye dönüşüyorum. Sonunda ruhumu ve bedenimi tam olarak birbirine karıştırabiliyorum.
Her şeyin ötesinde, artık sona doğru yaklaştığımı hissediyorum. Kusursuz ve arzu dolu bir sona... Algıların kapılarını teker teker açarken geçtiğim her eşikte biraz daha sendeliyorum, artık kendimi tutmak gibi bir zorunluluğum yok. Alevlerin akışını hissediyorum. Titreşimler bedenimi sarıyor, kendimi daha özgür bırakıyorum ve tüm eşikler sonsuz bir hayal gibi ardımda sıralanıyorlar. Kıpırdamadan boşluğun içinde kayıyorum, gittikçe hızlanıyor ve yumuşaklaşıyor. Sürtünme bedenimi kavrıyor. Parmaklarım kıvılcımlar saçıyor, yavaşça ve huzurla enerjiye dönüşüyorum. Sonunda ruhumu ve bedenimi tam olarak birbirine karıştırabiliyorum.
Bir kuyruklu yıldız olmak istiyorum, herkesin durup baktığı, birbirine gösterdiği bir kuyruklu yıldız, sonra.... Ansızın bir patlama ve ben yokum.
Bir daha hiçbir zaman böyle bir şey göremeyecekler ve beni hiç unutmayacaklar...''
Bir daha hiçbir zaman böyle bir şey göremeyecekler ve beni hiç unutmayacaklar...''

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder