
Doğa ve insan, yeryüzü bütünlüğünün
ayrılmaz parçalarıdır. Fakat bu bütünlük çok yönlü insan
etkinlikleri nedeniyle bozuldu. İklim, toprak, su kaynakları, gıda
gibi temel döngüler aşırı üretim ve tüketimin baskısı
altında bulunuyor. Doğal döngülerin insan etkinliğiyle olağan
seyrinden çıkmış olması, insana bu durumu onarma sorumluluğu
yüklüyor elbette. Ancak doğa ve insanın içinde bulunduğu
açmazları onu yaratan düşünme ve yaşama biçimleriyle aşmak
mümkün görünmüyor.
İnsanlık tarihinde bireyden önce toplum
doğmuştur. Birey ise tüm tarih boyunca toplumun rahminde
olgunlaşıp tarihin en temel unsuru olarak ortaya çıkar.
Toplum-birey ilişkisi başlangıçtan günümüze izlendiğinde
başlangıçta bireyin adı bile yoktur. Klanın, komünün,
aşiretin, boyun, soyun kısacası ait olduğu toplumun adıyla
anılırdı. Büyük patlamadaki toz ve gaz bulutunun zamanla belli
yoğunlaşmalar yaratıp kristalize olarak galaksileri ve gezegenleri
oluşturması gibi toplum da kendi rahminde kişiyi olgunlaştırıp
geliştirdi. Olgunlaşması belki elli bin yıl sürdü ama son elli
yıldır tarih sahnesine çıkmak için çeşitli denemeler yapıyor.
Tüm tarih boyunca olgunlaşan birey, yeni bir toplumun doğumu için
hazır olmak istiyor ve hazırlanıyor. Olumlu ya da olumsuz bir çok
örneğin altında bu derin gerçek yatar.
Dünyanın hali ve yaşadıklarımıza bakınca
biraz tuhaf görülebilir ancak insanlaşma devam eden bir süreç ve
insan bu çağda bunun en önemli kavşaklarından birine ulaşmış
gibidir. Onu var eden tüm sosyalleşme biçimlerini (ırk, din,
millet, sınıf, aile) aşan yeni yaşam biçimlerini kurabileceği
bir mecraya çoktan girdi.