
Efsaneler.
Kutsal Kitaplar ve Tarihsel Olaylar,
Efsaneler
ve kutsal kitapların tamamı insanlığın ortak mirasıdır. Çünkü
her biri bir diğerini etkileyerek ortaya çıkar. Efsanelerin
bazıları kutsal kitaplar tarafından yeniden yorumlanmıştır.
Aynı efsane Tevrat'ta ve Kuran'da bulunabiliyor. Bunun anlamı o
efsanenin toplumsal ihtiyaca göre dönüşüm yaşamasıdır. İster
mitos olsun ister Tevrat'da ya da Kuran'da geçsin ayrım
gözetmeksizin biz bu dönüşümü efsane ya da olayın kendisi
üzerinden yorumlamaya çalışacağız.
Ayrıca
mitoslarla, Tevrat ve Kuran'da geçen olayların bildiğimiz somut
tarihsel olaylarla arasındaki bağlantıları kurmaya çalışacağız.
Tufanlar,
Kutsal
kitaplardan önce de milletlerin, kavimlerin ya da genel olarak
insanların yok oluşunu anlatan çeşitli efsanelerin genel olarak
tufan adı veriliyor. Fakat en fazla bilineni ise Nuh Tufanı'dır.
Tufanlarla büyük felaketler anlatılır ve bu felaketlerdan sonra
bir yenilenme bir arınmanın yaşandığı kabul edilir.
Sümer
kentlerinde yapılmış kazılarda elde edilen verilerin belli bir
sıralaması var. Sümer'in ilk kenti Ur'un arkeolojik kazı
raporlarına baktığımızda katmanların sıralanışı ve bu
katmanlardaki buluntular çevrimlerle ilerleyişin resmini elimize
verir.
En
alt katmanlarda saf komün totemleri bulunur ki yaklaşık ikibin
yılllık bir dönemi anlatır bu katmanlar. Totemlerin bir üst
katmanında ise ana tanrıçalar bollaşır. Kadın hayatın
merkezindedir fakat çocuk ve eve ait bir hayatı da aynı oranda
resmedilir. Kullanılan araç gereçlerde kadın figürleri
kullanılır genellikle. Bir üst katmanda ise erkek hakimiyeti
görülür, erkeğin tanrılaşması süreci başlamıştır.
En
üst katmanda ticaret ve imalat sanayisine ait buluntular vardır.
Komün çevriminin üst aşaması
yani kentleşme tüm çizgileriyle belirginleşmiştir. Tarımsal
birikim ve dolayısıyla ticaret izleri görülür tüm çizimlerde,
resimlerde, belgelerde. Tüm bu katmanlar boyunca bir alttaki
katmanın simgeleri bir üstte de var olur fakat daha pasif bir
durumdadırlar. Ait oldukları çevrimde güçlü ve hakim olmalarına
rağmen bir üst çevrimde baskılandıklarının somut delili
gibidirler. Bu özellik her katmanda açıkça görülür. Erkek önce
kadınla birlikte çizilir fakat yavaş yavaş üst katmanlara doğru
kadın resimden çıkar yalnızca erkek kalır. Benzeri durum ilk
şamanların kadın iken erkeğin onu taklit etmesiyle erkeğin
şamanlaşmasında vardır. Şaman erkeklerin entarileri, uzun
saçları ve dansları bu taklitin kalantısıdır.
İşte
bu katmanda daha sonraları tufan olarak anılacak olaylara dair de
belgeler bulunur. Bulunan belgelerden anlaşılan, kentin
çevresindeki göçebe barbar komünlerin dikkatinin buraya
yoğunlaştığıdır. Yerleşik haldeki kente saldırılar
yaptıklarıdır. Daha sonra tufan adıyla önce efsanelere sonra da
kutsal kitaplara girecektir bu saldırılar. Bu saldırıların
izleri yorumlandığında döngüsel oldukları görülür.
İlk
Sümer kentlerinin bulunduğu Güney Irak'ta orman ve maden
olmadığı gibi mimariye uygulanabilecek taş ta yoktur. Bunlar daha
kuzeyden Kafkasya civarından getirilir. İşte komünlerin Sümeri
tanıması ve daha sonrasında buralara yapacakları saldırıların
temeli bu ilişki nedeniyle olur. Sümer kentlerinin tarım, birikim
ve ticaret zenginliği komünlerin ilgi alanına girer ve işte bu
ilişki meşhur tufanlara neden olur. Her saldırı belli bir komünün
adıyla anılır. İlk kazıları yapanların kil ve su tabakasıyla
karşılaşmaları tufan olayının su baskını olabileceğini
düşünmelerine neden oldu. Oysa şimdiden baktığımızda tufanın
medeniyete saldıran ve yakıp yıkan komün saldırıları olduğunu
görüyoruz. Çok sonraları tufanın ilişkilendirildiği olaylar da
bunu ispatlıyor çünkü. Hemen hemen yüz yılda bir gerçekleşen
tufanların dillere destan olması ise çok sonraları olacaktır.
Tufan
denildiğinde Nuh Tufanı'nın akla gelmesi ise Sümerlerin tarih
sahnesinden silinmesiyle ilgilidir. Sümerleri yine bir barbar akını
yok eder ki bunlar Sami kavimleridir. Kral Sargon, büyük bir barbar
saldırısıyla ve devamında kurduğu Akad Krallığıyla tarihe
giriş yapar. Tarihte o zamana kadar yapılmamış bir şey yapar
üstelik. Kral Sargon'a kadar dünya tarihi henüz imparatorlukla
tanışmamıştı. O zamana kadar kent devletleri vardı, en fazla
bunların ittifak şeklindeki zayıf birliktelikleri. Sargon kent
devletlerinden öteye geçip bunların merkezi yönetimini organize
ederek tarihtesi ilk bürokrasiyi de kurmuş oldu. İşte sonradan
Nuh tufanı olarak anılacak olay budur.
“Bu
güzel ülkemize her taraftan göz diktiler. Göklere uzanan
basamaklı kulelerimizin, görkemli tapınaklarımızın, arı gibi
işleyen çarşılarımızın, her tarafa ulaşan kervanlarımızın,
dümdüz uzanan yollarımızın, bol ürün veren tarlalarımızın,
nehirlerimizde ve açtığımız kanallarda salına salına yüzen
teknelerimizin, dolup taşan iskelelerimizin, her tür bilgiyi veren
okullarımızın ünü uzak ülkelere kadar yayıldığından; ilkel
olan bu ülkelerin halkı kıskandı bizi. Fırsat buldukça
üzerimize saldırdılar. Kentlerimizi yakıp yıktılar”
Nippur’lu
Ludigirra yaklaşık M.Ö 3500’li yıllarda ülkesinin yaşadığı
tufanı anılarını yazdığı tabletlerde böyle ifade etmiş.
Kısaca tufan su baskını yada başkaca bir doğa olayı değil
barbarlarla medeniyetin savaşının medenilerce kaleme alınışıdır.
Olayı barbarların dilinden duymadığımızı unutmamak gerekir,
fakat ilgniç bir ilişki gereği aynı tufanı barbar yazıyı
öğrendiğinde yeniden anlatacaktır. Bu defa kendisi medenileşmiş
ve başka barbarlarca saldırıya uğramış olarak. Daha yüz yıl
önce aynı saldırıyı kendisi yapmış bir barbarın yazıyı
öğrendikten sonra kendisi bu defa barbar saldırılarına maruz
kaldığında yine tufan olarak tanımlayacaktır bu saldırıları.
Tufan
sonrasında yakıp yıkılan medeniyete barbar kavimler hakim olur.
Dolayısıyla bu barbar komünlerin gelenekleri, görenekleri,
kutsallıkları, alışkanlıkları, tanrıları da yücelir. Sonuçta
barbarların kazanmasına vesile olan inandıkları totemlerdir,
onlar öyle inanır. Fakat işin aslı hiç de öyle değildir çünkü,
medeniyet kendi iç çelişkileriyle bir nevi onları davet eder.
Ancak bu davet medeniyetin yani sınıflara bölünmüş toplumun
belli bir sınıfından gelir her zaman. Onlarla bağlantı kuran
tamkara, bezirgan ve en genel anlamıyla tüccar sınıfının
marifetidir bu. Yani satış ve satıcılık konusunda beynini
uzmanlaştırmış sosyal sınıf tarafından. Bu sosyal sınıf
kendi toplumundaki çelişkilerden gözünün yaşına bakmadan
yararlanıp yine kendi çıkarları için barbarlara satar kendi
toplumunu. Ve işin ilginç tarafı bu satıştan kazançlı çıkar.
Çünkü barbarlar yol bilmez, iz bilmez, yani ne yazı bilir ne
devlet bilir ne para bilir. İşte bu tüccar sınıf barbarların
fethettiği toplumu yeniden organize ederken kendi gücünü arttırır
her tufanda. Türklerin ya da göçebe Oğuz barbarlarının
Hazar'dan aşağıya indiklerinde önlerinde buldukları İran gibi.
Türkler bu olgun İran armudunu ağzıma düş misali alırlar ve
İranlıların kılıcı olurlar. İsimlerini bile değiştirip
Keyhüsref, Keykubat yaparlar. Tabi boy beyleri yapar bunu ve diğer
ahaliden ayrılıp yeni bir sınıf olurlar. Bu yeni sınıf birleşip
bütünleştiği İran zenginlerinin emrine girer ve kendi soyuna
zülmetmeye başlar. Yani fethettikleri medeniyetin kılıcı
olurlar, silahşörü olurlar. Hala da aynı alışkanlık devam
eder. Kendi halkına zulmeden bir ekip sınıflı toplumun emrinde
kılıç sallar durur. Siz bu son cümleyi kendi halkına karşı
kanun yapar, tohumlarını yasaklar, sularını satar, diye okuyun.
İşte bu alışkanlığn başladığı yer tam olarak Sümer'deki
ilk sınıflı toplumla barbarların savaşıdır, ki adı meşhur
tufan olur. Burada başlayan komün ve sınıflı toplum karşıtlığı
altıbinbeşyüz yıl boyunca sürer. Ve bu ilişkinin her türden
mirası az önce anlattığımız modern çevrim tarihine de
aktarılmış olur. Daha ötesi her bir kişide yansımaları
bulunur.
Sümeri
kuran komünler dağdan gelir. Yaşadıkları deniz seviyesinini
ziftle, sazla samanla doldurur ve tarım yapar. Ortak mallarını
koyduğu yer ise dağ gibi bir yapı, ziggurattır. Zigguratların
dağ biçiminde göğe yükselişi komün insanın bilinçaltıyla
ilgilidir. Benzer mimari örüntü dünyanın hemen her yerinde
vardır. Tapınaklar, piramitler hep bu şekildedir. Çünkü hem
dağdan geldiğini bilir hem de hala oraya yani dağlara bağımlıdır.
Hala bile ''benim meskenim dağlardır, dağlar'' şarkısı
yazabilir, oysa bin yıldır dağda değildir. Sade ve sahici bir
özlemden ötürü yüzü ve gönlü hep dağlara doğrudur.
İlginçtir, fakat medeniyete geç giren komün karakteri için
kaçınılmaz olarak bir ruhsal anksiyete oluşturur bu ''dağ
kültü''. Çünkü ta Sümer'den beri taş, kereste, maden hep
dağlardan gelir. Dağların sahipleri de komün insanlarıdır.
Sınıflı toplum bu bağlantıdan dolayı komünlerle hep alışveriş
halinde olur. Zaten bu alışverişlerde toplum içindeki çekişmeler,
zayıflıklar komünlerin bilgisi dahiline girer. Çöken medeniyetin
üzerine tufanlar da yine dağdan, dağlılardan gelir o yüzden.
Sınıflı
toplumları kuran komünlerin ilk yurtları dağlardır evet, fakat
kendileri sonrasında sınıflı topluma geçtikte bu ''dağ
kültünü'' bilinçaltına iter. İşte zigguratlar bu yüzden hep
dağa benzer, tanrılar o yüzden dağ başlarında otururlar, orada
toplanırlar. Orası yer ve gökün birleştiği yerdir. Daha
sonraları tek tanrılı dönemlerde peygamberlerin de dağla özel
bir ilişkisi olur hep. Ahitler ve vahiyler ve derin hissedişler hep
dağlarda olur. Hatta cennet bile Fırat ve Dicle'nin suladığı
dağlık bölgelerdeydi, burası Sümer'e inen komünlerin ata
yurduydu. Buradan uzaklaşıp zamanla sınıflı toplum bataklığına
battıkça yüce dağ başlarındaki cennet giderek tanrı katındaki
gökler gibi erişilmez, ulaşılmaz uzaklıklara gider. İşte antik
türkülerin ''yüce dağ başı'' havası böylesi bir örüntüyü
anlatır. Çünkü sınıflı toplumun yalan dolanları, mülkiyet
kavgaları, bencilliklerinden bunaldığında, dağ eteklerindeki
komün hayatınının cennetvari ortamına özlem duyar ve bunu
kutsallığından, masllarına, sanatına, türkülerine kadar
yansıtır. Barbar komünler dağdan gelip bağdakini yenmiştir
fakat onun hileli hayatından da bunalmıştır. İşte cennet tam
olarak kaybettiği bu komün hayatıdır ve eğer sınıflı toplumda
yani bu hayattaki imtihanını iyi verirse yeniden cennetine
kavuşabilecektir. Çünkü kaybettiği yaşamı yeniden kazanmak
için idealleştirmek ister, onu en büyük ideal olarak ruhlara
kazımak ister.
Tufan
efsanesi Sümer'den kaynaklanır ama her toplum bunu alıp kendine
göre uyarlar. Sümer'den önce yer-gök, güneş-ay kültleri Sümer'le birlikte Temmuz-İnanna, Osiris-İsis, Brahma-Sarawati, İbrahim-Sara, Sun-Sin, Mecnun-Leyla simgelerine dönüşür. Bu dönüşümlerin her birini en son kutsal kitapla birlikte ele almak geleceğin tinselliği için en önemli temelleri oluşturuyor. Her yeni çevrimde hangi kılıklara girdiğini takip etmeliyiz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder