Tarihsel
Olaylar ve Kutsal Kitaplar,
Eğer
bir çarpıtma çabası, çıkar ya da önyargı yoksa, tarihsel
olayların kutsal kitaplar ve mitoslar tarafından doğrulandığı
görülebilir. Tam tersi de doğrudur, kutsal kitaplar ya da
efsaneler tarihsel olayları neredeyse bire bir, ama simgelerle
anlatırlar. Kutsal kitapların sembolik anlatımları tarihsel
gerçekleri izah etmesinin yanı sıra bu gerçekleri doğal ve
toplumsal akışın yasalarıyla da ilişkilendirir. Çoğu defa
özellikle bir yasayı işlemek için tiyatro oyunlarına özgü
kurgusal yöntemler kullanılır. Kutsal metinler bu bakışaçısı
ile gözden geçirilirse, metinlerde anlatılan olaylarla akışın
yasaları arasındaki bütüncül bağlantılar görülebilir.
Olaylarla akışın yasaları arasındaki bütüncül ağlar, bağlar,
bağlamlar tane tane gün yüzüne çıkar. Antik tarihte
peygamberlerin görevlerinden birisi ve belki de en önemlisiydi bu
idi.
Peygamberlerin
dile getirdiği, Allah'ın (doğanın ve insanın gidişat
yasalarının) onlara yüklediği görevlerden birisi olan yasaların
sözcüsü ve ilk uygulayıcı olmak göreviydi. Yehova'nın,
Tanrı'nın, Allah'ın emir ve yasaklarını somut olaylarla, geçmiş
efsanelerle, insanların zihinlerinde yer etmiş örneklerle anlatmak
peygamberlerin seçilmiş olduklarının ispatı yani mazbatasıydı.
O'nun yasalarını toplumuna anlaşılır bir şekilde anlatmak, yani
o'nun sözcüsü olmak ve devamında o sözün ilk ve şaşmaz
inananı olmak demekti peygamber olmak. Elbette hayatın, kainatın,
bilimin ve bilimsizin en yetkin sözcüsü ve eylemcisi olmak demekti
peygamberlik. Onlar yani peygamberler akışın yasalarına vakıf
oldukça sözleri cezb ve işleri mucize kabul edildi. Oysa onlar
yasaların yani yüceler yücesinin kulu ve elçisi idiler sadece. O
zamanlar için unutmayalım ki, bilgi, bilim, bilinç mucize ile
eşdeğerde idi.O zamanın mucize kabul edilen işlerini bu nedenle
mecburen peygamberler yapabilirdi. Şimdi, yani bugün başka bir
pepgamber gelmeyeceğine göre bu iş ya da işlevi kim nasıl yerine
getirecek? Mucizenin tanımına çözülemeyecek gibi görünen
sorunların çözümünü bulmak dersek eğer, bugün eskisinden de
fazla mucizeye ihtiyacımız var gibi görünüyor. Ama, malum son
peygamber de geldi geçti. Mucize denilen şey, bizim gibi peygamber
olmayan, sıradan normal insanlara mı kaldı acaba, öyleyse eğer
biz yani sıradan ve sahici insanlar mucize yapabilir miyiz, sorusu
ile muhatap oluruz. Antik çevrimin tabiriyle konuşursak madem başka
bir peygamber gelmeyecek bundan sonra herkes kendisinin peygamberi mi
olmalı acaba. Çünkü insana eskisinden daha fazla mucize lazım..
ama nasıl... hiç birimiz de peygamber değilken üstelik, ne çok
mucizeye ihtiyacımız var allahım....
Kutsal
kitaplarda ya da her türden kitapta olayları, verileri, durumları
aşan ve bunları aştığı için belirleyici olan doğal ve
toplumsal akışın (Al-ilah) yasaları alttan alta işliyordur. En
altta işleyen akışın yasaları ile olaylar arasındaki
bağlantılar ise neredeyse sonsuzdur. Bu bağlantıların mitolojik,
ilahi, felsefi ya da bilimsel açıklamalarını yaparız ya da
yapamayız. İzahını yapabildiğimiziz her kaotik gibi görünen
olayın ortaya koyduğu müziği ya da örüntüyü görmek acaba
eski zamanlarda peygamberlere mahsus iken, soruyu yineleyelim bugün
yani peygamberlerin artık gelmeyeceğini kesin olarak bildiğimize
göre bu görev kimin, bu güzel bir soru gibi geliyor bana. Olaylar
ve görünümlerine takılmadan, olayları (somutu ya da eski tabirle
zahiri) belirleyen yasalara ulaşmak ve yasaların ışığında
değerlendirmek aydınlatıcı olur. Buraya ulaşmak bilinçli, etkin
eylem sahibi insanın ki pozitivizt hatta kısmen Marksist anlamda
praksisin işi olabilir. O halde praksis halindeki yani ne yaptığını
bilen bilinçli varlığın eyleminde bir gizem yoktur. Gizem
farkındalık sahibi varlığın, Allah'ın veya aynı anlama gelmek
üzere akışın yasalarının farkında olan varlığın doğrudan
eylemi olabilir. Ve aslında bu durumda hiç bir gizem yoktur.
Evrenin ve, veya hayatın yasalarının farkında olarak onlara uyum
geliştiren insanın ki başka canlıların bu türden sorunları
yoktur, önünde tek problem kalır. Bunların lafzını edip yalan
söylemek ya da özünü hissedip yaşamak. Lafız edenle, özünü
yaşayan arasında her daim fark olur. Bu fark geçmişte de vardı,
bugün de var, yarın da olacak sanki. Biter mi, bitsin diyelim ve
geçelim....
Olayların
veya tüm görünümlerin ötesindeki yasaların varlığını
görebilmek düzeyi üzerinde durmalıyız. Bu düzeye ulaşanın
önünde, yasaların idrakine varmak ve onlara uyum sağlamaktan
başka bir yol kalmaz. Diğer tüm yollar tam olarak bu noktada son
bulur. O yüzden yaşamın yasalarını okumadan, onlara uyum
sağlamadan salt olaylara, mevcut durumlara kilitlenmek antik tabirle
nefsin peşine takılmak, modern tabirle psikolojik hezeyanlara
sürüklenmekle sonuçlanır. Zaman zaman bu tuzağa düşsek bile
bir defa yasaları görmek ve uyum geliştirmek yoluna girmişsek,
eninde sonunda kendimizi buluruz. Bu yol bazılarımız için uzun ve
sancılı, bazılarımız içinse zaten bilindik bir yoldur. Onlar
temiz barbar çocukluklarına sahip çıktıkları için kaosu,
düzeni, örüntüleri kendilerinde gördükleri için tüm bilimsel
keşiflere de kendiliğinden aşinadırlar. Parçanın bütünü
anlattığını sayfalarca vaaz eden formülleri de dinleyebilirler
ama karakterlerine mülayim ise kendilerinde derlenip dürülmüş
evreni de okuyabilirler.
En
son Kuran'da anlatılan fakat ilk kez anlatılmadığını bildiğimiz
birçok olay vardır. Hepsi de aslında akışın belli bir döngüsünü
açıklayan muazzam örnek olaylardır. Akışın yasalarını teorik
olarak ortaya koymak yerine kişilerle, belli bir dramatik kurguyla
ve simgelerle anlatır. Bizim için önemli ve değerli olan bu
dramatik kurgunun kökeninde işaret edilenin ne olduğunu bulmaktır.
Bu konuda nitelikli çalışmalar bulmak mümkün. Sümer'den, hatta
çok daha öncesinden anlatılmış birçok efsanenin dönüşe
dönüşe kutsal kitaplara, bu arada Kuran'a gelinceye kadar aldığı
biçimler ilginçtir.
M.Ö.
2800'lerde yaşamış Kral Sargon'un kendi hayatı olarak anlattığı
efsane ile Hz.Musa'nın Kur'an'daki Kassas Suresi'nde geçen hikayesi
neredeyse aynıdır. Sümerler'in Ziusudra'sının hikayesi de Nuh
efsanesinin aynısıdır. Dört büyük melekten Cebrail'in görevi
ile bilgelik tanrısı Enki'nin görevi aynıdır. Tevrat'da ve
Kur'an'da geçen Eyüp Peygamber'in hikayesi binlerce yıl önceki
Sümer tabletlerinde şiir olarak bulunur. Efsanelerin dönüşerek
kutsal kitaplara yansımalarıyla ilgili çok nitelikli araştırmalar
var, oralardan bakılabilir. O yüzden örneklendirmekle yetinerek
asıl konumuza dönelim.
Disiplinler
Arası Çalışma Yapıyorumculuk,
Kendi
alanında biriken tonlarca bilgi yığını arasında kaybolmayan bir
uzmanlık düzeyi de ancak yasalara hakim olmakla elde edilebilir.
Aksi halde ''disiplinler arası çalışma yapıyorum''culuk olur, ki
konumuz açısından tam bir kayboluş demektir. Bu kaybolmuşluk
haliyle kutsallığın hangi boyutuna bakarsanız bakın orada
takılıp kalabilirsiniz, patinaja düşebilirsiniz. Herhangi bir
dine, diyanete, ilahiyata takılıp kalırsınız ve bunların
ötesindeki hakikati göremeyebilirsiniz. Konu din, ilahiyat,
kutsallık, inanç olunca sosyal baskı ya da oto sansür tuzaklarına
düşülür genellikle. Bu alanlardan beslenen maaşlı zümreler
için tartışılacak bir konu olmaması doğaldır. Bu alanlardan
beslenen zümreler derken kendilerini inançlı ya da inançsız
olarak tanımlayanların tümünü kastediyoruz. Ki bu kesimler
birbirlerine karşı olma yoluyla birbirlerini beslerler. Oysa
gerçeğin peşindeki gönüllüler için yolunu kaybetmek şöyle
dursun tersine yollar genişler. Çünkü gerçeklerle aralarında ne
çıkar ne şan, şöhret ne de önyargı perdeleri bulunmaz.
Örüntü
Kaos, Kaos Örüntü Demektir,
Çünkü
her kaosun kendi başlangıcı ve kendi döngüsü vardır. Saf
doğallıktan yani animadan, animizmden çıkan kutsallığın da
kaotik gibi görünen fakat her adımında belli örüntülerle
ilerleyen aşamaları vardır. Ki bu aşamaların sonu tek tanrıya
kadar ulaşır ve mim olur. O döngünün mimi olur. Elbette başka
bir gerçekliğe de yol verir, kendisini yok etmek pahasına. Tanrı
tek ve biricik olmaklığı ile kendisini de öldürür böylece.
Oysa ölmek diye birşeyin olmadığını en iyi bilen tanrıdır ki
hakikaten de ölmez sadece dönüşür. Ki hayat dönüşümdür.
Kutsallık da öyledir, dönüşür.
Kutsallık
da zaman ve mekanda akan bir döngüselliğe sahiptir. Başka
döngülerle ilişki halinde ve kendi başına bir döngüdür. Hem
çevrimin genel yasalarıyla hem de kendi iç yasalarıyla hareket
eder. İlahiyat ve insan ihtiyaçları boyutu ikili sarmal gibi
işler. Bu işleyişe odaklanınca ilahiyat boyutu ile toplumsal,
insani ihtiyaçlar boyutunun içiçe geçtiği yerleri kolayca
görebiliriz.
Mucize:
Akışın Yasalarını Görmek ve Uymak,
Kutsallık
çevriminin zirvesi Kuran çeşitli vesilelerle tam olarak bu
yasaları tekrar eder. Kuru bir şekilde tekrar etmekten öteye Arap
barbarlarının yeni bir medeniyet kurmasını sağlayacak şekilde
yasaları olaylara uyarlar. Olayları yasaların ışığında
yorumlamakla kalmaz, geleceğe dair öngörüler ortaya koyar. Bir
çok konuda karşımıza çıkan bu öngörüler, o zamanın insan
zihni tarafından mucize olarak görülür. Yasaların yol
göstericiliğinin bir tür mucize gibi iyiden iyiye yüceltmesi bu
yüzdendir. Yüceltilen yasaların yol göstericiliği olmakla
beraber, yasaları ahalinin anlayabileceği düzeye indirgeyen de
peygamberler olur.
Tarih
içinde insanın kutsallaştırdıkları sürekli değiştiği için
inanç sistemleri de değişir. Önceki çağda inandığına bu
çağda inanmaz olur. İşte bu inanç değişimlerinin öncüleri,
sözcüleri de zamanın ruhunu okuyabilen peygamberlerdir. Zaten
zamanın ruhunu ya da akışı okuyabildikleri için peygamberlik
kertesine ulaşırlar. Kendileri de bu okumayı yapabiliyor olmanın
haleti ruhiyesi içinde samimiyetle görevlerini kavrar ve
okumalarına uygun bir yaşam sürerler. Doğal ve toplumsal akışın
yasalarını okuma ve yakın çevresiyle birlikte uyum yeteneği
geliştirdikçe inanç sistemi de değişir. Sayıca küçük bir
topluluk olsalar bile onlar artık yeni bir inanç düzeyinin
temsilcileridir.
Bağışıklık
Döngüsünü Sigortalamak ya da İbadetlerden Oruç,
Kutsal
kitaplardaki olayların, günah ya da sevap olarak nitelenen
eylemlerin bu kitaplardan çok öncesinde birer insanlık deneyimi
olarak yaşandığını biliyoruz. Bu deneyimlerin kutsal kitaplara
girmesinin nedeni ne olabilir? Acaba peygamberler ya da inandıkları
ilahların yeni bir sözü yok muydu? Peygamberler, insanlığın
ortak değerlerine ve bu arada bu değerleri örneklendiren olaylara
yönelirken bu efsanelerin kendilerinden önce söylenmiş
olduklarını bilmiyorlar mıydı? Yani tarihin en azından yazılı
tarihin Sümer'de başladığını Sümer efsaneleri anlatan
peygamberler bilmiyorlar mıydı,da sizlerin bilimsel ayıbına çanak
tuttular. Elbette biliyorlardı, adı üzerinde sıradan insanlardan
bahsetmiyoruz, peygamberlik düzeyinde bir kavrayıştan
bahsediyoruz. Bu noktada durmalı ve rasyonaliz gereği akletmeli
biraz. Akıl yani buzdağının yüzde beşi rasyonalizm ve devamı
ideolojilerin hepiciği. Yani olayları, durumları, günahı, sevabı
belirleyen hayat yasalarının işleyişine vakıf olabilmiş
insanlardan bahsediyoruz. Antik çevrim ortamını düşünürsek
peygamber demek Allah'ın (yani doğanın ve insanın işleyiş
yasalarını gören, bilen, inanan ve yayan) elçileridir. Ve tabi
belirtmeye gerek yok ki, antik çevrim aklıyla aynı zamanda
Allah'ın kuludurlar, yani akışın yasalarına en başta kendileri
uymakla yükümlüdürler. Allah'ın veya şimdinin diliyle söylersek
çevrim yasalarının hem dili hem de somut örneğidirler. O halde
soruya geri dönersek, neden bilindik hikayeleri yeniden anlatırlar
demiştik. Sümer'den sadece bütüne oranla yüzde beşlik akıllı
Cramer'lerin mi haberi vardı...soru işareti. Örgütlenmiş bilim
yani akademikciklerin keşfi bu kadarcık mı...soru işareti yok
burada. Geçelim...
Örneğin
oruç tutmanın sevap sayılması ne demektir, diye düşündüğümüzde
bağışıklık sistemimizin kendisini onarması demek olduğu gibi
bir sonuca varırız. Fakat günümüzdeki gibi gece kalkıp bir ton
yemek yemek değil. Gece yemek yemek bağışıklık sistemimize iyi
gelmediği için de orucun amacına uymaz. Çünkü oruç ya da açlık
performansının amacı insanın bağışıklık sistemini
şifalandırmaktır, oysa gece yenen yemeklerle bu imkansız hale
gelir. Modernizmin, dini, ilahiyatı ve onun kurallarını sürekli
tüketim yönünde kullanması tam olarak böyle olur. Sınıflı
toplumun dini, diyaneti, ilahiyatı baskılayıp kendi esas maksadı
olan daha fazla üretim ve tüketim için dönüştürdüğünü oruç
olayında çok net görebiliyoruz. Gerçek oruç tutmak isteyen
insan, sabah kalkar bir yudum su içer ve artık bir şey yemez,
içmez. Ta ki su içtiği saate kader. Oruç ya da açlık
performansı böyledir, ötesi ilahiyat uydurması. Günümüzdeki
oruç ibadeti diye uygulanan sistemin hiçbir yararı bulunmuyor
maalesef. Oruç ya da açlık performansının asıl amacı
bağışıklık döngüsünün şiflandırılmasıdır. Oruç
ibadetini kendi varoluşu için malzeme haline getiren ve
müslümanları da buna alet eden sınıflı toplum aklıdır.
Günümüzde müslüman olmakla Muhammed Peygamber zamanında
müslüman olmak arasında işte böye bir nüans bulunuyor. Bugün
doğanın ve insanın ilerleyiş yasalarını farkeden insanların
yapması gereken bir yudum su içip ertesi güne kadar bağışlık
sistemini rahat bırakmaktır. İnsan bedenine dışarıdan bir şey
girmediği için, beden ve ruh kendisini onarmakla meşgül olur.
Kendi açlıklarımızdan biraz çıkarak bu meşgüliyete izin
verelim, eskinin tabiriyle müslüman, önümüzdeki zamanların
tabiriyle insanlaşma yoluna ancak böylelikle girebiliriz. Biraz
değişik gelebilir fakat insanlaşma yolu müslümanlıktan ya da
katoliklikten de geçebilir, ya da hinduizmden de geçebilir,
dinsizlikten de geçebilir. Dinlilik ya da dinsizliği günümüz
için aynı anlamda kullanıyorum bu arada. İkilemi aşan ve bunları
bütünleyen varoluşların eşiğindeyiz. Eşiği tek tek aşan
insanlar dünyanın her yerinde var. Şimdi eşiği aşan insanların
sosyalleşmelerinin sırası ve tabi bekliyoruz. Beklerken ilim,
bilim, sanat, domates, biber, steviya... Tohumlar.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder